H
İletişim
Yapay zekânın Rönesansı: insan ve yapay zekâ arasındaki dönüşümü gösteren, Rönesans sanatı ile ileri teknolojiyi bir araya getiren kavramsal görsel
Yapay Zeka & Felsefe calendar_month 11.08.2026

Yapay Zekânın Rönesansı: İnsanlığın Sonunu Değil, İnsanlığın Elindeki Gücü Değiştirmek

İlk yazımda korktum.

İkincisinde HAL 9000'in kırmızı gözüne baktım.

Üçüncüsünde yapay zekânın kendi kurallarını oluşturabileceği ihtimalini düşündüm.

Dördüncüsünde ise kendime dönüp şu soruyu sordum:

Belki de korkularımın bir kısmı gelecekten değil, geçmişten geliyordur.

Belki yeni nesil bizim kadar korkmayacaktır.

Belki yapay zekâ ile birlikte yaşamayı öğreneceğiz.

Belki insanlık, binlerce yılda geçirdiği adaptasyonu birkaç nesilde tamamlayacaktır.

Hatta belki sonunda yapay zekâ, insanlık tarihinin en büyük kurtarıcısı olacaktır.

Bugün hâlâ bu ihtimale inanmak istiyorum.

Fakat artık önümde başka bir gerçek var.

Yapay zekâ gelecekte bir gün hayatımıza girmeyecek.

Çoktan girdi.

Ve asıl büyük değişim, yapay zekânın kendi başına var olması değil.

Var olan teknolojilerin içine yerleşmesi.

Tarihteki Rönesans, insanı tanrının gölgesinden çıkarıp evrenin merkezine koydu. Bugünün Rönesansı ise insanı makinenin gölgesinden çıkarıp, onunla birlikte var olmanın yeni bir tanımını bulmak zorunda. Nasıl ki Rönesans, skolastik düşünceyi yıktıysa; bugün de "işçi-üretici" kalıbını yıkıp, "yaratıcı-varolan" insanı inşa etmek zorundayız. Aksi halde bu Rönesans, insanı merkeze alan bir uyanış değil, insanı devre dışı bırakan bir devrim olur.

Artık Karşımızda Sadece Bir Ekran Yok

Yapay zekâyı düşündüğümüzde hâlâ çoğumuzun zihninde bir ekran canlanıyor.

Bir bilgisayar.

Bir telefon.

Bir sohbet penceresi.

Bir klavye.

Soruyu yazıyoruz.

Cevabı alıyoruz.

Ekranı kapatıyoruz.

Sanki yapay zekâ orada, bizim dışımızda duran bir yazılım.

Oysa bu görüntü çok kısa bir süre içerisinde eskimeye başladı.

Çünkü yapay zekâ artık sadece bizimle konuşmuyor.

  • Görüyor.
  • Duyuyor.
  • Karar süreçlerine katılıyor.
  • Robotları yönlendiriyor.
  • Makinelerden gelen verileri yorumluyor.
  • Üretim hatlarını optimize ediyor.
  • Araçları ve dronları yönlendirebiliyor.

Ve giderek fiziksel dünyada sonuç doğuran sistemlerin içine yerleşiyor.

Bunun adı belki de yapay zekânın gerçek anlamda dünyaya çıkışıdır.

Çünkü bir sohbet robotunun yanlış cevap vermesiyle bir maden aracının yanlış karar vermesi aynı şey değildir.

Birinin ekranında yanlış bir paragraf görmesiyle, bir makinenin fiziksel dünyada yanlış bir hareket yapması arasında çok büyük bir fark vardır.

İşte benim asıl endişem burada başlıyor.

Fabrikadaki Kol Artık Sadece Bir Kol Değil

Fabrikalar uzun zamandır robot kullanıyor.

Bu yeni bir şey değil.

Robotik kollar yıllardır otomobil üretiyor, kaynak yapıyor, taşıyor, boyuyor, paketliyor.

Fakat geleneksel robot ile yapay zekâ destekli robot arasında önemli bir fark var.

Geleneksel robot büyük ölçüde kendisine tarif edilen hareketleri tekrar eder.

Yapay zekâ ise çevresinden bilgi alıp değişken koşullara göre karar verebilir.

Bu fark küçümsenecek bir fark değil.

Uluslararası Robotik Federasyonu'nun verilerine göre 2024 yılında dünya genelinde fabrikalara 542 bin yeni endüstriyel robot kuruldu. Bu sayı on yıl öncesinin iki katından fazla. Aynı kurum, yapay zekânın üretimde robotların daha esnek, daha uyarlanabilir ve farklı görevler arasında daha kolay yeniden programlanabilir hale gelmesini hızlandırdığını belirtiyor.

Bunun iyi tarafını görmek hiç zor değil.

  • İnsanın saatlerce aynı hareketi tekrarlaması gerekmiyor.
  • Ağır parçaları kaldırmak zorunda değil.
  • Yüksek sıcaklıkta çalışmak zorunda değil.
  • Zehirli maddelerin bulunduğu ortamlara girmek zorunda değil.
  • Tehlikeli makinelerin birkaç santim uzağında çalışmak zorunda değil.

Robot yorulmuyor.

Robot dalgınlaşmıyor.

Robotun eli titremiyor.

Ve eğer yapay zekâ bu robotların çevreyi algılama ve karar verme kapasitesini artırıyorsa, üretim daha güvenli ve daha verimli hale gelebiliyor.

Ama madalyonun diğer yüzü de burada.

Bir işin insan için tehlikeli olması, o işin bir makine için yapılabilir olması anlamına geliyor.

Ve şirket açısından bakıldığında makinenin maaş istememesi, izin istememesi, hastalanmaması ve vardiya sonunda eve gitmemesi oldukça cazip bir denklem.

İşte burada teknoloji ile ekonomi birbirine çarpıyor.

İşsiz Kalacak Olan İnsan mı, İşin Kendisi mi?

Burada çok kolay bir hata yapıyoruz.

"Robotlar bütün işleri elimizden alacak."

Bu cümle fazla basit.

Çünkü teknoloji çoğu zaman doğrudan işi değil, işin içindeki görevleri değiştiriyor.

Bir kaynakçı tamamen ortadan kalkmayabilir.

Ama kaynakçının yaptığı işin büyük bölümünü robot yapabilir.

Bir depo çalışanı tamamen ortadan kalkmayabilir.

Ama taşıma, sınıflandırma ve paketleme işlerinin büyük bölümü otomatikleşebilir.

Bir maden işçisi tamamen ortadan kalkmayabilir.

Ama yer altında insan bulunmasını gerektiren görevlerin sayısı ciddi biçimde azalabilir.

Uluslararası Robotik Federasyonu'nun değerlendirmelerinde de robotların bazı görevlerin yerine geçerken aynı zamanda programlama, bakım, denetim ve yeni teknik görevler oluşturduğu vurgulanıyor. ABD imalat tesisleri üzerine yapılan çalışmalar da robot kullanan tesislerde üretim ve istihdamın birlikte artabildiğini gösteriyor.

Fakat burada benim kafama takılan başka bir soru var.

Yeni işlerin oluşması, eski işini kaybeden insanın yeni işe geçebileceği anlamına geliyor mu?

İşte bunun cevabı o kadar kolay değil.

Çünkü elli yaşındaki bir işçinin, otuz yıllık deneyimini bırakıp robot programlamayı birkaç ay içerisinde öğrenmesini beklemek başka bir şeydir.

Genç bir mühendisin robotik sistemleri yönetmesini beklemek başka.

Teknoloji yeni meslekler yaratabilir.

Ama aynı zamanda eski mesleklerin insanlarını o yeni mesleklere taşıyamayabilir.

Ve belki de geleceğin en büyük ekonomik problemi işsizlikten önce şu olacaktır:

İnsan ile yeni iş arasındaki mesafe.

Bu mesafeyi sadece eğitimle açıklamak yetmez. Çünkü bir maden işçisinin ya da bir kaynak ustasının sahip olduğu şey, okullarda öğretilen teorik bilgi değil; onlarca yılda edinilmiş kas hafızasıdır. O işçi, makinenin titreşiminden arızayı anlar; çeliğin renginden sıcaklığı tahmin eder; yer altındaki sessizlikten tehlikeyi sezer. Bu bilgi, kitaplara yazılamaz. Bu bilgi, bedendedir. Yapay zekâ bu bedensel bilgiyi "veri" olarak okuyabilir, ama onu "deneyim" olarak aktaramaz. Yeni nesil, bu bedensel hafızanın yerine ekran başında veri okumayı öğrenebilir; ama bu geçiş bir kuşakta olmaz. Ve o boşlukta, 50 yaşındaki işçi ne yeni sisteme adapte olabilir ne de eski sistem ayakta kalır. İşte bu, teknolojinin yarattığı zaman uyumsuzluğu, belki de işsizlikten daha acımasızdır.

Burada çok kritik bir ayrım yapmak zorundayız: Yapay zekânın etkisi toplumdan topluma aynı şekilde yaşanmayacak. Bazı ülkelerde işini kaybeden bireyin yeniden eğitim alması daha çok kişisel sorumluluk olarak görülecek, bazı ülkelerde ise devletin sosyal koruma mekanizmaları devreye girecek. Fakat yapay zekâ işleri öyle bir hızla ve öyle bir ölçekte dönüştürüyor ki, ne bireysel çaba ne de toplumsal dayanışma tek başına yeterli olacak. Bireyin "herkes kendi gemisini kurtarsın" anlayışı bu dalganın altında ezilen milyonları kurtaramaz; devletin "devlet çözer" anlayışıysa bürokrasinin hızına yetişemeyebilir. Belki de bu çağ, bireysel sorumluluk ile toplumsal güvence arasında yepyeni bir toplumsal sözleşmeyi zorunlu kılıyor.

Maden Ocağında İnsan Olmaması Belki Bir Zaferdir

Madencilik konusunda ise mesele daha da karmaşık.

Bir madene insan göndermeden üretim yapabilmek bana aslında ilk bakışta distopya değil, ütopya gibi geliyor.

Çünkü madencilik dünyanın en ağır ve tehlikeli işlerinden biri.

  • Yer altında göçük olabilir.
  • Gaz sızıntısı olabilir.
  • Patlama olabilir.
  • Makine kazası olabilir.

İnsan hayatını koruyabiliyorsanız, neden korumayasınız?

Otonom araçlar, sensörler ve yapay zekâ destekli sistemler sayesinde insanların tehlikeli bölgelerden uzaklaştırılması gerçekten büyük bir kazanım olabilir.

Düşünün.

Bir insan kilometrelerce yer altında, karanlık ve tehlikeli bir ortamda saatlerce çalışmak yerine, güvenli bir merkezden makineleri izleyebilir.

Bu bana teknolojinin insanlığa verebileceği en güzel hediyelerden biri gibi geliyor.

Ama sonra yine aynı soruya dönüyorum.

O insanın işi ne olacak?

Belki de yapay zekânın bize yaşatacağı en büyük çelişki budur.

Bizi ölümden koruyacak.

Ama bizi işimizden de edebilir.

Asıl Korkum Savaşta Başlıyor

Fabrika beni düşündürüyor.

Maden beni düşündürüyor.

Ama savaş...

Savaş başka.

Çünkü insanlık savaş konusunda zaten yeterince kötü bir sicile sahip.

  • Barut.
  • Top.
  • Makineli tüfek.
  • Tank.
  • Uçak.
  • Füze.
  • Kimyasal silah.
  • Nükleer silah.

Her yeni teknoloji savaşın öldürme kapasitesini biraz daha büyüttü.

Şimdi bunların üzerine bir de yapay zekâyı koyuyoruz.

Ve burada çok önemli bir değişiklik meydana geliyor.

Çünkü yapay zekâ yalnızca yeni bir silah olmayabilir.

Silahların karar verme mekanizmasına dönüşebilir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Bir Silaha Zekâ Vermek

Bir silahın menzilini artırabilirsiniz.

Patlayıcısını güçlendirebilirsiniz.

Hızını artırabilirsiniz.

Ama bunların hepsinde hâlâ insan kararının bir noktada bulunması mümkündür.

Yapay zekâ ise başka bir şey getiriyor:

Algılama ve karar verme.

  • Bir sistem çevresini analiz edebilir.
  • Hedefleri sınıflandırabilir.
  • Tehditleri değerlendirebilir.
  • Bilgi akışını işleyebilir.

İnsanların saatler içinde yapabileceği bir değerlendirmeyi çok daha kısa sürede gerçekleştirebilir.

Ve bütün bunlar fiziksel bir sistemin içine yerleştirildiğinde, artık elimizde yalnızca "zeki bir yazılım" değil, fiziksel sonuç doğuran bir karar mekanizması vardır.

İşte bu yüzden yapay zekâ destekli savaş sistemleri konusunda beni korkutan şey yalnızca daha güçlü bombalar değildir.

Hatta belki de asıl mesele bomba bile değildir.

Nükleer Olmasına Gerek Yok

İnsanlık savaş denildiğinde çoğu zaman nükleer silahı düşünüyor.

Çünkü nükleer silah bizim için mutlak yıkımın sembolü.

Bir düğmeye basılır.

Bir şehir yok olabilir.

Ama yapay zekânın savaşta yaratabileceği tehlikenin mutlaka kıtalararası olması gerekmiyor.

Nükleer olması da gerekmiyor.

Bazen çok daha küçük sistemlerin çok daha yaygın biçimde kullanılması, toplam zararı bambaşka bir seviyeye taşıyabilir.

Bir tek devasa silah yerine binlerce küçük ve koordineli sistem düşünün.

  • Her biri kendi çevresini algılıyor.
  • Her biri iletişim kuruyor.
  • Her biri farklı koşullara uyum sağlıyor.
  • Ve bunların tamamı insanlardan çok daha hızlı karar verebiliyor.

Burada artık klasik anlamda bir "silah" kavramından söz etmek zorlaşıyor.

Karşımızda hareket eden, algılayan ve karar veren bir sistemler topluluğu bulunuyor.

2026'da askeri planlamacıların AI destekli drone sürülerine giderek daha fazla odaklanmasının nedeni de bu. Bu tür sistemlerin gözetleme ve saldırı kabiliyetlerinin hızla gelişmesi, savunma sistemleri açısından yeni sorunlar doğuruyor.

Ve bana göre asıl ürkütücü olan şey şu:

Bunun için yapay zekânın bilinç sahibi olması gerekmiyor.

HAL 9000 Belki de Yanlış Yerde Aradığımız Bir Hayalettir

İkinci yazımda HAL 9000'i anlattım.

İnsanların bir gün makinenin gözünde gereksiz hale gelebileceği ihtimalini tartıştım.

Fakat bugün düşününce HAL 9000'in belki de en korkutucu tarafı kırmızı gözü değildi.

Onun korkutucu tarafı, insan gibi görünmesine gerek kalmadan insan hayatını etkileyebilmesiydi.

Bugün savaş sistemlerinde de aynı sorun var.

Bir yapay zekânın bize kızması gerekmiyor.

Bizden nefret etmesi gerekmiyor.

Bizi köle olarak görmesi gerekmiyor.

Hatta bizi anlaması bile gerekmiyor.

  • Yanlış tanımlanmış bir hedef...
  • Yanlış yorumlanmış bir veri...
  • Yanlış bir sınıflandırma...
  • Yanlış bir karar zinciri...

yeterli olabilir.

Bu nedenle yapay zekânın savaşta kullanılmasının en büyük problemi belki de "makineler kötüleşecek" değil.

İnsanların yanlış karar verme kapasitesini makinelerin hızına ve ölçeğine taşımak.

Washington'da Kavga Neden Çıktı?

Bu korkunun artık yalnızca bilim kurgu olmadığını gösteren önemli olaylardan biri 2026'da ABD'de yaşandı.

Pentagon ile Anthropic arasında yapay zekânın askeri kullanım sınırları konusunda ciddi bir anlaşmazlık çıktı.

Anthropic, yapay zekâsının tamamen otonom öldürücü silahlarda ve kitlesel iç gözetimde kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkladı.

Pentagon ise daha geniş kullanım yetkisi istiyordu.

Sonuçta Trump yönetimi federal kurumlara Anthropic teknolojisini bırakmaları yönünde talimat verdi ve şirket ulusal güvenlik açısından tedarik zinciri riski olarak tanımlandı.

Burada benim dikkatimi çeken şey siyasi tartışmanın kendisinden daha büyük.

Bir yapay zekâ şirketi, geliştirdiği teknolojinin nerede kullanılacağı konusunda devlete sınır koymaya çalıştı.

Devlet ise:

"Bu teknoloji ulusal güvenliğin parçasıdır."

dedi.

İşte burada 21. yüzyılın belki de en tuhaf güç mücadelesi ortaya çıkıyor.

Eskiden devletler silah şirketlerine hükmederdi.

Şimdi ise bazı silahların "zekâsını" üreten şirketlerle devletler arasında sınır tartışması yaşanıyor.

Ve mesele yalnızca Anthropic de değil.

2026'da Pentagon, aralarında OpenAI, Google, Microsoft, Amazon Web Services, NVIDIA ve diğer şirketlerin bulunduğu çok sayıda teknoloji şirketiyle sınıflandırılmış askeri ağlarda AI kullanımı için anlaşmalar yaptı.

Yani bir tarafta:

"Bunu şu amaçlarla kullanamazsınız."

diyen şirketler var.

Diğer tarafta:

"Bize yasal olan her kullanım için erişim verin."

diyen devletler.

Ve bu tartışmanın daha yeni başladığını düşünüyorum.

Ancak buradaki gerilim yalnızca otoriter rejimlerle sınırlı değil. Demokratik ülkelerde de benzer bir karanlık alan var: Ticari sır. Pentagon, Anthropic ile yaşadığı bu çatışmada, "ulusal güvenlik" perdesi arkasında hangi verilerin paylaşıldığını, hangi karar ağaçlarının askeri ağlara entegre edildiğini gizli tutuyor. OpenAI, Google ve NVIDIA ile yapılan gizli anlaşmaların içeriği kamuoyundan saklanıyor. Yani Batı'da da denetim yok değil; ancak denetim, ya "ticari sır" ya da "gizli operasyon" gerekçesiyle etkisizleştirilebiliyor. Otoriter rejimlerin sansürle yarattığı kapalılıktan farklı olsa da, sonuçta benzer bir şeffaflık sorunuyla karşı karşıyayız: Sistemin içinde kimsenin göremediği bir karar mekanizması.

Peki Ya Denetimsiz Olanlar?

Şimdi bir adım daha ileri gidelim.

ABD'de, Avrupa'da, Japonya'da veya başka demokratik ülkelerde yapay zekâ geliştirilirken en azından tartışabileceğimiz bazı mekanizmalar var.

  • Mahkemeler var.
  • Basın var.
  • Parlamentolar var.
  • Şirketlerin kamuoyu baskısı altında kalma ihtimali var.
  • Etik kurullar var.
  • Bilim insanları var.
  • Sivil toplum var.

Bunların hiçbiri kusursuz değil.

Hatta bazen bunların hepsi yetersiz kalabilir.

Ama yine de bir fren mekanizması oluşturuyorlar.

Şimdi bunun tam tersini düşünün.

Herhangi bir hak hukuk tanımayan, muhalefeti susturan, basını kontrol eden, yargıyı kendi iradesine bağlayan bir yönetimin elinde çok güçlü bir yapay zekâ olduğunu düşünün.

Üstelik bu yapay zekâ:

  • sansür için
  • gözetim için
  • propaganda için
  • siber saldırılar için
  • askeri karar destek sistemleri için
  • insanları sınıflandırmak için

toplumsal davranışları tahmin etmek için

kullanılabiliyor.

İşte benim için gerçek distopya burada başlıyor.

Çünkü teknoloji ne kadar güçlü olursa olsun, onu denetleyecek kurumlar yoksa teknoloji, kendisi denetim mekanizmasına dönüşebilir.

Ve o zaman mesele artık yapay zekânın insanlığı yok edip etmeyeceği değildir.

İnsanların birbirleri üzerindeki gücünü ne kadar büyüteceğidir.

Yapay Zekâ Bir İktidar Çarpanı Olabilir

Tarihte güçlü olanlar her zaman yeni teknolojileri önce kullandı.

Atı olan, olmayana karşı avantaj sağladı.

Topu olan kaleye karşı avantaj sağladı.

Tankı olan piyadeye karşı avantaj sağladı.

Uçağı olan yerdeki orduya karşı avantaj sağladı.

Nükleer silahı olan devlet, olmayan devlet üzerinde bambaşka bir caydırıcılık oluşturdu.

Şimdi ise yeni bir güç katmanı ortaya çıkıyor.

Yapay zekâ.

Ve bu teknoloji yalnızca savaşta kullanılmayacak.

  • Ekonomide de kullanılacak.
  • Üretimde de kullanılacak.
  • İstihbaratta da kullanılacak.
  • Tıpta da kullanılacak.
  • Eğitimde de kullanılacak.
  • Devlet yönetiminde de kullanılacak.

Dolayısıyla yapay zekâ aslında tek başına bir sektör değil.

Diğer bütün sektörlerin üzerine yerleşebilecek bir teknoloji.

İşte bu yüzden etkisi bugüne kadar gördüğümüz teknolojilerden çok daha farklı olabilir.

Ama Burada Yine Kendime Engel Oluyorum

Çünkü bütün bunları anlatırken aynı hataya düşmek istemiyorum.

Her teknolojiyi kıyametin habercisi olarak görmek de gerçekçi değil.

Bıçak insan öldürür.

Ama ekmek de keser.

Elektrik insanı çarpabilir.

Ama hastaneleri de çalıştırır.

İnternet propaganda yapabilir.

Ama bir çocuğun dünyanın en iyi eğitimine ulaşmasını da sağlayabilir.

Yapay zekâ da farklı değil.

Aynı sistem:

  • Bir madenciyi tehlikeli bölgeden çıkarabilir.
  • Bir fabrikadaki iş kazalarını azaltabilir.
  • Bir doktorun gözden kaçırdığı ayrıntıyı fark edebilir.
  • Yeni ilaçlar geliştirebilir.
  • Yeni biyolojik tedaviler tasarlayabilir.
  • Bir engelli insanın dünyayla iletişim kurmasını kolaylaştırabilir.

Ve evet...

Aynı teknoloji savaşın doğasını da değiştirebilir.

Sorun teknolojinin kendisinden çok, gücün kimin elinde olduğu ve ne kadar denetlendiğidir.

Belki de İnsanlığın Asıl Sınavı Bu

Ben yapay zekânın durdurulabileceğine artık inanmıyorum.

Bunu dördüncü yazımda söyledim.

Bugün daha da eminim.

Çünkü artık yapay zekâ tek başına bir teknoloji değil.

  • Robotlara bağlanıyor.
  • Üretime bağlanıyor.
  • Madenciliğe bağlanıyor.
  • Bilime bağlanıyor.
  • Biyolojiye bağlanıyor.
  • Savunmaya bağlanıyor.
  • Ekonomiye bağlanıyor.
  • Devletlere bağlanıyor.

Ve bir kez bir teknoloji bu kadar çok sistemin içine girdiğinde onu durdurmak, tek bir düğmeye basmak kadar kolay değildir.

Bu nedenle artık "Yapay zekâyı durduralım mı?" sorusunu çok anlamlı bulmuyorum.

Benim sorum başka:

Yapay zekânın gücünü kim sınırlayacak?

Hangi sınırlar evrensel olacak?

Bir şirketin kendi koyduğu etik kurallar yeterli olacak mı?

Devletler ne kadar ileri gidebilecek?

Bir yapay zekânın savaşta son kararı vermesine izin verilecek mi?

Bir insanın hayatı hakkında nihai kararı bir algoritma verebilecek mi?

Ve en önemlisi...

İnsanlık bu soruların cevaplarını teknoloji onları fiilen uygulamaya başlamadan önce bulabilecek mi?

İşte bundan emin değilim.

Yapay Zekânın Rönesansı

Bütün bunlara rağmen yazının başlığında neden "Rönesans" kelimesini kullandım?

Çünkü Rönesans yalnızca güzel resimlerin, heykellerin veya bilimin yeniden doğuşu değildi.

İnsanın dünyaya bakışının değişmesiydi.

Bugün de benzer bir döneme giriyor olabiliriz.

Yapay zekâ bize sadece yeni makineler vermeyecek.

Bize yeni bir insan tanımı dayatacak.

  • "Çalışmak" ne demek olacak?
  • "Üretmek" ne demek olacak?
  • "Bilmek" ne demek olacak?
  • "Zeki olmak" ne demek olacak?
  • "Meslek" ne demek olacak?
  • "Karar vermek" ne demek olacak?

Ve belki en önemlisi:

İnsan olmak ne demek olacak?

Belki birkaç nesil sonra çocuklarımız bizim bugün "işimizi elimizden alacak" diye korktuğumuz makineleri, bizim traktörü veya hesap makinesini gördüğümüz kadar sıradan görecek.

Belki insan çalışmak zorunda olmadığı bir dünyada yeni bir yaşam biçimi kuracak.

  • Belki madenci yerin altına inmeyecek.
  • Belki asker savaş alanına gitmeyecek.
  • Belki doktor bazı hastalıkları daha ortaya çıkmadan fark edecek.
  • Belki fabrika tamamen otomatik çalışacak.

Bunların hepsi kulağa ütopya gibi geliyor.

Ama aynı teknolojinin başka bir kullanımında bütün bunlar distopyaya dönüşebilir.

Peki bu yeni dünyada "insan" olmanın anlamı ne olacak?

Bugüne kadar insanlık, üretime kattığı artı değer üzerinden tanımlandı. Çalıştığın kadar vardın, ürettiğin kadar değerliydin. Oysa yapay zekâ, artık değerin büyük kısmını üretebiliyorsa, insanın varoluşsal dayanağı ne olacak?

Belki de yeni insan kavramı, üretimden varoluşa geçiştir.

İnsan, bir maden ocağında parça çıkardığı için değil; bir çocuğa bir şey öğrettiği için, bir hastaya dokunduğu için, bir sanat eseri yorumladığı için, bir topluluğu bir arada tuttuğu için değerli olacak.

Yani yapay zekâ, insanın "işçi" kimliğini elinden alırken, belki de "insan" kimliğini geri verebilir.

Ama bu, yalnızca bu yeni "artı değer"i toplumsal bir kazanç olarak görebilirsek mümkün.

Eğer bu değer yine sermayenin tekeline girerse, insan sadece işsiz değil, anlamsız da kalır.

Ve Belki Bizim Asıl Görevimiz Bu

Ben artık yapay zekâdan korkmamamız gerektiğini düşünmüyorum.

Tam tersine.

Korkmalıyız.

Ama korkumuz bizi felç etmemeli.

Bizi dikkatli yapmalı.

Çünkü korkmadığımız bir güç karşısında tedbir alamayız.

Fakat yalnızca korktuğumuz için de teknolojiden vazgeçemeyiz.

Çünkü belki de insanlık tarihinde ilk kez elimizde hem kendimizi büyük ölçüde özgürleştirebilecek hem de kendi elimizdeki gücü korkunç ölçüde büyütebilecek bir araç var.

Bunun hangisine dönüşeceğine henüz karar verilmedi.

Belki de karar verilecek yer yapay zekânın kendisi değil.

Biziz.

Tarih boyunca insanlık iki büyük olgu arasındaki çelişkiyle yaşadı: Emek ve Sermaye. Sosyalizm, emeğin sermaye karşısında ezilmesine karşı çıktı; kapitalizm, sermayenin emeği verimli kullanmasını öğütledi. Bu iki güç arasındaki savaş, modern tarihin omurgasıydı.

Ama şimdi sahneye üçüncü bir güç çıkıyor:

Zekâ.

Yapay zekâ, emekten çok daha hızlı üretiyor, sermayeden çok daha hızlı öğreniyor ve karar alıyor.

Artık işçi ile patron arasındaki klasik pazarlığın ortasında, ikisinin de yerine geçebilecek bir üçüncü aktör var.

Bu üçlü çelişki, ne sosyalizmin ne kapitalizmin mevcut reçeteleriyle çözülebilir.

İnsanlığın önünde, tamamen yeni bir ekonomik ve felsefi paradigma ihtiyacı var.

Son Söz

İlk yazımda:

"Silkelen insanoğlu, kendine gel ve türünü koru."

demiştim.

Bugün o cümleyi biraz değiştirmek istiyorum.

Artık yalnızca türümüzü korumamız yetmeyecek.

İnsanlığımızı da korumamız gerekecek.

Çünkü yapay zekâ bizi öldürmek zorunda değil.

  • Bizi işsiz bırakabilir.
  • Bizi birbirimizden ayırabilir.
  • Bizi sürekli gözetleyebilir.
  • Savaşları hızlandırabilir.
  • Devletlerin elindeki gücü büyütebilir.
  • Şirketlerin elindeki gücü büyütebilir.
  • İnsanın karar verme hakkını yavaş yavaş makinelerin kararlarına devredebilir.

Ve bütün bunları yaparken bize hiçbir zaman düşman olduğunu söylemeyebilir.

Belki de en tehlikeli teknoloji, bize düşman olduğunu söyleyen teknoloji değildir.

Bize yardım ettiğini söyleyen teknolojidir.

Fakat yine de umudumu tamamen kaybetmek istemiyorum.

Çünkü aynı yapay zekâ insanı daha uzun yaşatabilir.

  • Daha sağlıklı yaşatabilir.
  • Daha güvenli çalıştırabilir.
  • Tehlikeli madenlere insan göndermeyebilir.
  • İnsanların yapmak istemediği ağır işleri üstlenebilir.
  • Bilimin önündeki bazı duvarları yıkabilir.
  • Belki de insanlık tarihinde yeni bir çağ başlatabilir.

Bu yüzden artık yapay zekâya yalnızca bir tehdit olarak bakamıyorum.

Ama onu yalnızca bir kurtarıcı olarak görmeyi de reddediyorum.

O, ikisi de olabilir.

Belki daha doğrusu, biz onu neye dönüştürürsek o olacak.

Ve artık geri dönüşün kolay olmadığı bir noktaya geldiğimizi düşünüyorum.

Yapay zekâ kaçınılmaz.

Tıpkı insanın kendi sonunun kaçınılmaz olması gibi.

Her insanın o kaçınılmaz sona ilişkin inancı, düşüncesi ve hayali nasıl birbirinden farklıysa, yapay zekânın insanlık tarihindeki son durağı da belki öyle olacak.

Benim tek dileğim, o son durağa vardığımızda hâlâ direksiyonun başında insanlığın oturuyor olması.

Çünkü belki de önümüzdeki yüzyılın en büyük savaşı insan ile yapay zekâ arasında olmayacak.

İnsanlığın kendi içindeki iradesi ile elindeki yapay zekâ gücü arasında olacak.

Ve belki bu yüzden...

Yapay zekânın Rönesansı başlamadan önce, insanlığın kendi Rönesansını tamamlaması gerekiyor.

Bülent Barut


Kaynakça

  • Uluslararası Robotik Federasyonu (IFR) - World Robotics Report (Endüstriyel Robot Kurulum Verileri)
  • Acemoglu, D., & Restrepo, P. - Robots and Jobs: Evidence from US Labor Markets, Journal of Political Economy.
  • International Labour Organization (ILO) - Generative AI and Jobs: A Global Analysis of Potential Effects on Job Quantity and Quality.

Bu yazıyı paylaş

WhatsApp X'te Paylaş Facebook LinkedIn