H
İletişim
John von Neumann’ın erken dönem bilgisayar ve elektronik hesaplama çalışmalarını simgeleyen, vakum tüpleri ve mekanik hesaplama makineleriyle çevrili laboratuvar sahnesi.
Teknoloji & Felsefe calendar_month 16.08.2026

Mekanik Çarklardan Elektronik Beyinlere: John von Neumann ve Makinenin Gücü

Ada Lovelace ile başladığımız yolculukta, mekanik çarkların arasından geleceğe bakmıştık.

Alan Turing'de ise henüz ortada gerçek anlamda var olmayan bir makinenin zihnini sorgulamıştık.

Şimdi başka bir eşiğe geldik.

Çünkü bir makinenin ne düşünebileceğini tartışmak başka şeydir.

O makinenin nasıl inşa edileceğini ve dünyayı değiştirecek kadar güçlü hale nasıl getirileceğini göstermek başka.

John von Neumann tam da bu eşikte duruyor.

Onu yalnızca bilgisayar tarihinin önemli isimlerinden biri olarak anlatmak mümkün.

Ama bence bu, hikâyenin en ilginç tarafını kaçırmak olur.

Çünkü von Neumann'ın hayatında birbirinden çok farklı görünen alanlar tuhaf biçimde aynı noktada birleşiyordu:

Matematik.

Mantık.

Savaş.

Atom bombası.

Oyun teorisi.

Bilgisayarlar.

Ve insan davranışı.

Bugün kullandığımız bilgisayarların temel mimarisinden nükleer silahların matematiksel hesaplarına kadar uzanan bir hayat bu.

Bir insanın zihninin, aynı anda hem bilimin en soyut sorularına hem de dünyanın en somut yıkım araçlarına dokunabileceğini gösteren bir hayat.

Ve belki de tam burada, Ada Lovelace ile Turing'in ardından üçüncü sorumuz ortaya çıkıyor:

Bir makine düşünebiliyorsa, insan onun gücünü ne için kullanacak?


Bir Çocuk, Sayılar ve Sınırı Olmayan Bir Zihin

John von Neumann 1903 yılında Budapeşte'de doğdu.

Çocukluğundan itibaren olağanüstü matematiksel yetenekleriyle dikkat çekti.

Ama onu yalnızca "dâhi çocuk" hikâyesine indirgemek istemiyorum.

Çünkü von Neumann'ın asıl dikkat çekici tarafı yalnızca çok hızlı hesap yapması değildi.

Farklı düşünce alanları arasında bağlantılar kurabiliyordu.

Matematikten fiziğe.

Fizikten ekonomiye.

Ekonomiden savaşa.

Savaştan bilgisayarlara.

Bugün bize doğal gelen disiplinlerarası düşüncenin henüz bu kadar yaygın olmadığı bir çağda, von Neumann'ın zihni sanki kendi başına disiplinler arasında dolaşan bir bilgisayar gibiydi.

Ve bu zihnin önündeki dünya henüz hesaplanmamış sayısız problemle doluydu.

Von Neumann bu problemlerin çoğuna aynı şekilde yaklaşacaktı:

Onları matematiğe dönüştürerek.


İnsan Davranışını Bile Matematiğe Dönüştürmek

Von Neumann'ın ilginç taraflarından biri de yalnızca fiziksel dünyayı değil, insan davranışını da matematiksel bir sistem olarak ele almasıydı.

Oskar Morgenstern ile birlikte geliştirdiği oyun teorisi, insanların birbirlerinin kararlarını hesaba kattığı durumları matematiksel olarak inceleyen yeni bir alanın temelini attı.

Bu fikir ilk bakışta bilgisayarlarla ilgisiz görünebilir.

Ama aslında bugün yapay zekâ hakkında konuşurken sürekli kullandığımız bir düşünce biçiminin erken örneklerinden biridir.

Bir sistem yalnızca kendi hareketini değil, karşısındakinin muhtemel hareketini de hesaba katıyorsa ne olur?

Rakibin ne yapacağını tahmin etmeye çalışırsanız ne olur?

Bir kararın sonucu, başka insanların kararlarına bağlıysa bunu matematiksel olarak modelleyebilir misiniz?

Bugün yapay zekâ sistemlerinin strateji üretmesinden otonom sistemlerin karar vermesine kadar uzanan pek çok alanda bu düşüncenin izlerini görüyoruz.

Von Neumann insanı tamamen bir denklem haline getirmedi.

Ama insan davranışının bazı yönlerinin matematiksel olarak modellenebileceğini gösterdi.

Ve bu, ileride yapay zekânın önünde açılacak yolun önemli taşlarından biriydi.


Sonra Savaş Geldi

Ve bilim tarihinin belki de en büyük ironilerinden biri burada başladı.

Bilim insanları çoğu zaman dünyayı anlamaya çalışırken, savaş onların bulduğu bilgiyi dünyayı değiştirmek için kullanmaya başladı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında von Neumann, Manhattan Projesi'nin parçası olarak Los Alamos'taki çalışmalara katıldı.

Atom bombasının geliştirilmesi yalnızca fizik problemi değildi.

Ortada çözülmesi gereken devasa matematiksel ve hesaplama problemleri vardı.

Patlamanın nasıl gerçekleşeceği.

Şok dalgalarının nasıl yayılacağı.

Malzemelerin nasıl davranacağı.

Patlayıcı düzeneklerin nasıl hesaplanacağı.

Ve bütün bunların mümkün olduğunca hızlı ve doğru biçimde hesaplanması.

Von Neumann bu dünyanın içindeydi.

Manhattan Projesi, ABD'nin ilk nükleer silahını geliştiren devasa bilimsel ve askerî organizasyondu; Los Alamos ise bombanın tasarımı için kurulan merkezlerden biriydi.

Burada bilim artık yalnızca merakın peşinden gitmiyordu.

Bilim, tarihin en yıkıcı silahlarından birinin hesaplama altyapısına dönüşüyordu.

Ve von Neumann bunu gören insanlardan biriydi.


Bir Makineye Neden İhtiyacımız Vardı?

Tam da burada bilgisayar hikâyemiz yeniden ortaya çıkıyor.

Çünkü savaşın getirdiği problemler insanın hesaplama kapasitesini aşmaya başlamıştı.

Daha büyük denklemler.

Daha fazla veri.

Daha karmaşık fizik.

Daha kısa zaman.

İnsan hesaplayabilir.

Ama insan yavaştır.

İnsan yorulur.

İnsan hata yapar.

Ve savaş beklemez.

Elektronik hesaplama makineleri bu nedenle yalnızca "geleceğin teknolojisi" olarak doğmadı.

Onların doğuşunda savaşın ihtiyaçları da vardı.

ENIAC gibi erken elektronik bilgisayarlar çok büyük hesaplama problemlerini çözmek için geliştiriliyordu.

Von Neumann bu makinelerle karşılaştığında, bilgisayarın yalnızca belirli bir problemi çözen devasa bir hesap makinesi olarak kalmaması gerektiğini fark etti.

Ve burada tarihin yönünü değiştiren fikirlerden biri ortaya çıktı.


Programı Makinenin İçine Koymak

1945 yılında von Neumann, EDVAC için hazırlanan raporda saklı programlı bilgisayar fikrini sistematik biçimde ortaya koydu.

Temel düşünce şaşırtıcı derecede basitti:

Programın kendisi de veri gibi bellekte tutulabilirdi.

Yani makineye her yeni iş yaptırmak istediğimizde onu fiziksel olarak yeniden kablolamak zorunda kalmayacaktık.

Programı belleğe koyacaktık.

Veriyi belleğe koyacaktık.

Makine ikisini birlikte işleyecekti.

Bu düşünce, modern bilgisayar mimarisinin temel taşlarından biri haline geldi. Computer History Museum da 1945 tarihli bu çalışmayı, program talimatlarının ve verilerin elektronik bellekte tutulduğu saklı programlı bilgisayar mimarisinin önemli bir ifadesi olarak tanımlıyor.

Bugün bunu o kadar sıradan görüyoruz ki önemini unutuyoruz.

Telefonumuzda bir uygulama açıyoruz.

Program bellekte.

Veriler bellekte.

İşlemci ikisini alıyor.

Komutları yürütüyor.

Sonra başka bir program açıyoruz.

Başka talimatlar geliyor.

Başka veriler geliyor.

Aynı makine bambaşka bir şeye dönüşüyor.

Makine değişmedi.

Program değişti.

İşte bilgisayarın gerçek gücü burada ortaya çıkıyor.

Bir makineyi tek bir işe mahkûm etmek yerine, ona farklı davranışlar kazandırabiliyoruz.

Ada'nın hayal ettiği esnek makine fikri, Turing'in hesaplanabilirlik düşüncesiyle birleşiyor ve von Neumann'ın mimarisiyle fiziksel bir bilgisayar düzenine dönüşüyordu.

Ada bize:

"Makine sayıların ötesine geçebilir."

dedi.

Turing:

"Hesaplamanın kendisini düşünelim."

dedi.

Von Neumann ise:

"O halde bunu gerçekten çalışan bir makineye nasıl dönüştüreceğiz?"

sorusuna cevap verdi.


Bilgisayarın Asıl Devrimi Hız Değildi

Burada bence çok önemli bir ayrım var.

Bilgisayarın devrimi yalnızca insanlardan daha hızlı hesap yapması değildi.

Asıl devrim, aynı makinenin farklı düşünce biçimlerini çalıştırabilmesiydi.

Bir hesap makinesi hesaplar.

Bir daktilo yazar.

Bir kamera görüntü alır.

Bir saat zamanı gösterir.

Ama bilgisayar?

Hepsi olabilir.

Çünkü bilgisayarın fiziksel kimliği, üzerinde çalışan yazılımdan ayrılabilir.

Bu fikir bugün bize sıradan geliyor.

Ama aslında dijital dünyanın temelindeki en büyük kırılmalardan biri buydu.

Makine artık yaptığı işle özdeş değildi.

Makinenin davranışı program tarafından belirlenebiliyordu.

Ve bu, ileride yapay zekânın ortaya çıkabilmesi için gereken zemini hazırladı.

Çünkü yapay zekâ da sonuçta bir makinenin içine yerleştirilmiş sabit bir davranıştan çok daha fazlasıdır.

Veri gelir.

Model işler.

Sonuç değişir.

Aynı fiziksel donanım, farklı modellerle farklı davranışlar gösterebilir.

Bugün cebimizde taşıdığımız telefonun içinde milyarlarca işlem gerçekleşirken, aslında von Neumann'ın açtığı o eski kapıdan hâlâ geçiyoruz.


Ama Von Neumann'ın Hikâyesi Burada Bitmiyor

Çünkü burada onu yalnızca bilgisayar tarihinin kahramanı haline getirirsek, hikâyenin en rahatsız edici tarafını kaçırırız.

Von Neumann'ın bilgisayarlarla ilgisi, insanlığın hesaplama kapasitesini artırdı.

Ama aynı dönemde onun bilimsel dünyası insanlığın yok etme kapasitesini de artırıyordu.

Bu ikisi aynı zihnin içinde yan yana duruyordu.

Bir tarafta bilgisayar.

Diğer tarafta atom bombası.

Bir tarafta daha hızlı hesaplama.

Diğer tarafta daha hızlı ve daha doğru yıkım.

Ve burada benim için önemli olan, von Neumann'ı iyi veya kötü ilan etmek değil.

Bu kadar basit bir ahlaki sınıflandırma, hikâyeyi küçültür.

Daha zor olan soruya bakmak gerekiyor:

Bir bilim insanı, yaptığı işin sonuçlarından ne kadar sorumludur?

Bilim insanı yalnızca bilgiyi üretir mi?

Yoksa o bilginin hangi dünyaya hizmet edeceği konusunda da sorumluluk taşır mı?

Bu soru bugün yapay zekâ çağında yeniden karşımızda.

Üstelik eskisinden çok daha büyük bir biçimde.


Hesaplayan Makine ve Hesaplanan Savaş

Von Neumann savaşın yalnızca fiziksel değil, matematiksel bir problem olduğunu da görüyordu.

Bu nedenle savaş sonrası dönemde nükleer strateji, savunma planlaması ve oyun teorisi gibi alanlarla ilgisi devam etti.

Burada insanlık başka bir eşiğe geçti.

Artık yalnızca "Bir bomba ne kadar güçlü?" diye sormuyorduk.

"Karşı taraf ne yaparsa biz ne yaparız?"

"İlk saldırı ne sonuç doğurur?"

"Karşı saldırı nasıl hesaplanır?"

"Rakibin kararını nasıl tahmin ederiz?"

gibi sorular da matematiksel modellere dönüşüyordu.

Savaş giderek bir hesaplama problemine benzemeye başladı.

Ve bilgisayarlar da bu hesaplamanın içine girdi.

Bunun ironisi bugün daha net görünüyor.

Biz bilgisayarları çoğunlukla hayatımızı kolaylaştıran araçlar olarak düşünüyoruz.

Ama bilgisayar tarihinin önemli bir bölümü, insanlığın birbirini yok etme ihtimalini hesaplama ihtiyacından da doğdu.

Bu gerçeği görmezden gelmek istemiyorum.

Çünkü teknolojinin tarihini yalnızca başarı hikâyeleri üzerinden anlatırsak, teknolojinin neden ve hangi koşullarda geliştiğini de eksik anlatmış oluruz.


Von Neumann'ın Ölümüne Geldiğimizde

Von Neumann 1957 yılında, henüz 53 yaşındayken hayatını kaybetti.

Ölüm nedeni kanserdi.

Hayatının son döneminde hastalıkla mücadele ederken bile zihninin çalışmaya devam ettiği anlatılır.

Ve burada hikâyenin çok güçlü bir ironisi var.

Hayatı boyunca insanın hesaplama kapasitesini genişleten bir adam, hayatının sonunda kendi bedeninin karşısına çıkan problemi hesaplayarak aşamayacağı bir noktaya gelmişti.

Makineyi hızlandırabiliyorduk.

Denklemleri çözebiliyorduk.

Atomun davranışını hesaplayabiliyorduk.

Ama insan bedeninin kaçınılmazlığını henüz aşamıyorduk.

Von Neumann'ın Los Alamos'taki çalışmaları ve nükleer araştırma dünyasındaki uzun süreli ilişkisi nedeniyle ölümünün radyasyonla bağlantısı zaman zaman tartışılmıştır. Ancak bunu kesin bir nedensellik olarak yazmak doğru olmaz; mevcut tarihsel kaynaklar böyle bir bağlantıyı kesin biçimde kanıtlamıyor. Manhattan Projesi'nin kendisi ise radyasyonun ciddi sağlık riskleri taşıdığının farkındaydı ve proje kapsamında çeşitli radyasyon maruziyetleri yaşandı.

Bu ayrıntıyı özellikle önemsiyorum.

Çünkü Von Neumann'ın ölümünü romantikleştirip "atom bombası onu öldürdü" demek kolay olurdu.

Ama tarih, kolay cümlelerden daha değerlidir.

Kesin bildiğimiz şey şu:

İnsanlığın atom çağını kuran bilimsel dünyanın içinde çalışan Von Neumann, 53 yaşında kanser nedeniyle öldü.

Ve arkasında, bugün hâlâ çalışan bir düşünce makinesi bıraktı.


Makinenin Mimarisi Dünyaya Yayılıyor

Von Neumann'ın asıl mirasının büyüklüğünü anlamak için kendi zamanından çıkıp bugüne bakmak gerekiyor.

Bilgisayarlarımız küçüldü.

İşlemciler milyarlarca transistöre ulaştı.

Bellekler devasa hale geldi.

İnternet dünyayı birbirine bağladı.

Telefonlar bilgisayara dönüştü.

Bilgisayarlar otomobillere girdi.

Uçaklara girdi.

Hastanelere girdi.

Fabrikalara girdi.

Robotlara girdi.

Ve sonunda cebimizde taşınan cihazlar, bir zamanlar oda büyüklüğündeki makinelerin yapamadığı şeyleri yapmaya başladı.

Ama temel fikir hâlâ orada.

Program.

Bellek.

Veri.

İşlem.

Aynı makine, farklı yazılımlarla farklı davranıyor.

Ve şimdi bunun üzerine yapay zekâyı koyuyoruz.

İşte burada Von Neumann'ın mirası, bizim bugünkü hikâyemize doğrudan bağlanıyor.

Çünkü yapay zekânın gücü yalnızca modelin kendisinden gelmiyor.

Onu çalıştıran hesaplama altyapısından geliyor.

Çiplerden.

Bellekten.

Sunuculardan.

Veri merkezlerinden.

Ağlardan.

Ve bunların hepsinin altında, bilgisayarın nasıl çalışacağına dair onlarca yıl önce atılmış düşünsel temeller bulunuyor.


Fakat Bir Şey Değişti

Ada Lovelace döneminde makine insanın hesaplama kapasitesini genişletiyordu.

Turing döneminde makinenin hesaplama sınırlarını sorguluyorduk.

Von Neumann döneminde makineyi programlanabilir ve genel amaçlı hale getiriyorduk.

Bugün ise başka bir şey oluyor.

Makine yalnızca bizim verdiğimiz programı çalıştırmakla kalmıyor.

Veriden örüntüler çıkarıyor.

Tahminler yapıyor.

Karar süreçlerine katılıyor.

Kod yazıyor.

Görüntü üretiyor.

Metin üretiyor.

Bilimsel problemler üzerinde çalışıyor.

Robotları yönlendirebiliyor.

Ve giderek fiziksel dünyaya bağlanıyor.

Yani Von Neumann'ın dünyasında makinenin davranışını büyük ölçüde programcı belirliyordu.

Bugün ise programcı, makinenin bütün davranışını satır satır yazmak yerine, ona bir model ve veri sağlayabiliyor.

Bu çok büyük bir değişim.

Ve bizi yeniden Turing'in sorusuna götürüyor.

Makine ne yapabilir?

Fakat bu kez sorunun yanına bir yenisini ekliyoruz:

Makinenin yapabileceği şeylerin sınırını kim belirleyecek?


Von Neumann'ın Bize Bıraktığı Asıl Çelişki

Ben Von Neumann'a baktığımda bir kahraman görmek istemiyorum.

Bir kötü adam da görmek istemiyorum.

Bence ondan daha ilginç bir şey var.

Bir insan var.

İnsan zekâsının olağanüstü kapasitesini gösteren bir insan.

Ve aynı zamanda o zekânın ne kadar tehlikeli sonuçlar üretebileceğini de gösteren bir insan.

Bilgisayarların gelişimine katkı verdi.

Nükleer çağın şekillenmesine katkı verdi.

Oyun teorisiyle insan davranışını matematiksel olarak modellemeye yardım etti.

Hesaplamayı yalnızca bir araç olmaktan çıkarıp modern dünyanın altyapılarından biri haline getiren düşüncenin merkezinde yer aldı.

Bütün bunların arasında tek bir ortak nokta var:

Zekâyı güce dönüştürmek.

Belki de Von Neumann'ı Ada Lovelace ve Alan Turing'den ayıran en önemli nokta bu.

Ada bize hayal etti.

Turing sorguladı.

Von Neumann inşa etti.

Ve inşa edilen şey artık yalnızca bir fikir değildi.

Dünyayı değiştirebilecek gerçek bir güçtü.


Peki Güç Kimin Elinde?

Burada beşinci yazımda başladığım soruya yeniden dönüyorum.

Yapay zekâ kaçınılmaz olabilir.

Ama onun gücü kimin elinde olacak?

Von Neumann'ın döneminde bu soru atom bombası üzerinden soruluyordu.

Bugün aynı soruyu yapay zekâ üzerinden soruyoruz.

Kim hesaplama gücüne sahip?

Kim çiplere sahip?

Kim veriye sahip?

Kim modelleri eğitebiliyor?

Kim bu modelleri savaş sistemlerine bağlayabiliyor?

Kim onların kullanım sınırlarını belirleyebiliyor?

Ve kim bütün bunların dışında bırakılıyor?

Bence teknolojinin gerçek politik sorusu burada başlıyor.

Çünkü teknoloji hiçbir zaman yalnızca teknoloji olarak kalmıyor.

Onu üreten kurumlar var.

Onu finanse eden sermaye var.

Onu kullanan devletler var.

Onunla çalışan insanlar var.

Ve onun sonuçlarına katlanmak zorunda kalan toplumlar var.

Von Neumann'ın hayatı bunun erken ve çok güçlü bir örneğiydi.


Bir Bilgisayarın İçinde Bir Çağın Hikâyesi Var

Bugün bilgisayarımıza baktığımızda yalnızca elektronik devreler görüyoruz.

Ama o devrenin içinde bir tarih var.

Ada Lovelace'ın mekanik çarklara baktığı günler.

Turing'in kağıt üzerinde hayali makineler kurduğu günler.

Savaşın bilim insanlarını Los Alamos'a topladığı günler.

ENIAC'ın devasa salonları.

EDVAC'ın saklı program fikri.

Ve von Neumann'ın bilgisayarın nasıl bir makine olması gerektiğine dair düşünceleri.

Sonra bütün bunlar küçüldü.

Milyonlarca kez hızlandı.

Milyarlarca insanın hayatına girdi.

Ve sonunda cebimize sığdı.

Şimdi ise aynı altyapının üzerinde yapay zekâ çalışıyor.

Bu nedenle bugün yapay zekâya baktığımda onu yalnızca son birkaç yılın teknolojisi olarak göremiyorum.

Onun kökleri çok daha geride.

Mekanik çarklarda.

Delikli kartlarda.

Matematiksel mantıkta.

Savaşın hesaplarında.

İlk elektronik bilgisayarlarda.

Ve bütün bunların arasında yolunu açan insanlarda.


Son Söz

Ada Lovelace bize makinenin hayal edebileceğimizden daha fazlasını yapabileceğini gösterdi.

Alan Turing, makinenin ne düşünebileceğini sordu.

John von Neumann ise o düşünceleri fiziksel bir bilgisayar dünyasının içine yerleştiren mimarilerden birini şekillendirdi.

Ama onun hikâyesi bana başka bir şey daha söylüyor.

İnsan zekâsının büyümesi, insanlığın otomatik olarak büyüdüğü anlamına gelmiyor.

Daha hızlı hesaplayabiliriz.

Daha büyük makineler yapabiliriz.

Daha güçlü silahlar üretebiliriz.

Daha karmaşık sistemler kurabiliriz.

Ama bütün bunların bizi daha bilge insanlar yapacağının hiçbir garantisi yok.

Von Neumann'ın hayatındaki en büyük paradoks belki de burada.

İnsanlığın hesaplama gücünü artıran adamlardan biri, aynı zamanda insanlığın kendi kendisini yok edebilme kapasitesinin de büyüdüğü bir çağın içinde yaşadı.

Bugün aynı sorunun daha gelişmiş bir versiyonuyla karşı karşıyayız.

Bu kez elimizde yalnızca hesaplayan makineler yok.

Öğrenen makineler var.

Üreten makineler var.

Karar veren sistemler var.

Ve giderek fiziksel dünyaya dokunan yapay zekâlar var.

Bu nedenle belki de yapay zekâ çağının en önemli sorusu:

"Makineler ne kadar zeki olacak?"

değil.

Bundan daha eski ve daha zor bir soru:

"İnsan, kendi yarattığı zekâya ne kadar güç verecek?"

Von Neumann'ın dünyasında bu sorunun cevabı atomun içinde saklıydı.

Bizim dünyamızda ise cevap, giderek silikonun, verinin ve yapay zekânın içinde saklanıyor.

Ve yolculuğumuz burada bitmiyor.

Çünkü bilgisayarın gücünü yalnızca mimari belirlemiyor.

Onu kullanabilmek için bir dile ihtiyacımız var.

İnsanla makine arasındaki o görünmez köprüye.

Bir programcının makineye ne yapacağını anlatmasını sağlayan dile.

Ve o köprüyü inşa edenlerden biri, bilgisayar tarihinin en sessiz ama en etkili devrimlerinden birini gerçekleştirecekti.

Dennis Ritchie.

Bülent Barut

Kaynakça

  • John von NeumannFirst Draft of a Report on the EDVAC, 1945.
  • John von NeumannTheory of Games and Economic Behavior, Oskar Morgenstern ile, 1944.
  • Computer History Museum — 1945 bilgisayar tarihi ve EDVAC kronolojisi.
  • American Institute of Physics — John von Neumann Papers ve Manhattan Project arşiv kayıtları.
  • U.S. Department of Energy — Manhattan Project ve radyasyon güvenliği tarihçesi.

Bu yazıyı paylaş

WhatsApp X'te Paylaş Facebook LinkedIn